Aylak Adam – 28 yaşındaydı ve tedirgindi…
Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan 155 sayfalık bir kitap olarak Aylak Adam, birçok günümüz popüler kültür öğesinin atası, fikir babası niteliğindedir. Tutunamayanlar olsun, Issız Adam olsun hatta popüler kültür yapmadıklarını iddia ettikleri halde radyo programıyla, filmiyle Kaybedenler Kulübü olsun o farklı olma duygusunun şeklini bizzat Aylak Adam’dan almışlar; Yusuf Atılgan’ın 1959 yılında ortaya çıkardığı bu akımdan bilinçli veya bilinç dışı etkilenmişlerdir. Ancak şunu belirtmek gerekir ki Aylak Adam kesinlikle bir tutunamayan, ıssız ya da kaybeden değildir. Yazarın “C.” olarak isimlendirdiği karakterimiz kesinlikle bir “arayan”dır.
Kitapta ana karakter “C.”dir. “B.” vardır bir de. Fakat karakterimizin aradığı “O”dur. Toplumun dayattığı belli bir yaşa gelince evlenme, en azından biri kız biri erkek iki çocuk yapma, hayatın boyunca tanımadığın halde bir anda annen, baban, teyzen olan insanları ziyarete gitme, eve elinde poşetlerle, kese kağıtlarıyla gitme, özetle; aile kurma fikrine karşıdır C. Onun için hayat iki kişiliktir. “O” bir tutamaktır onun için;
“Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi.uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanalar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez.“
C. kesinlikle başka biri. Sen veya ben değil. Hiçbirimizden değil. Topluma karşı, toplum öğretilerine karşı fakat herkesin hayatına özenebileceği biri. Bu yönüyle bir anti kahraman. Çalışmayan, okuyan, Beyoğlu’nda ve Karaköy’de çokça gezen, bol bol içen, zengin olmayıp kendi tabiriyle paralı olan maceracı bir adam. İşsiz güçsüz, tek derdi insanlarla uğraşmak, onları izlemek, takip etmek, analiz etmek ve doğruya ulaşmak olan bir adam.
![]()
“…Çevresine bakındı. Yoktu. Oturma odasını da aradı. Orada da yoktu. Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu…”
Ç. her paralı erkeğin olduğu gibi fazlasıyla çapkın bir adam. Cesur ve bilge. Etrafında bir kadının olmadığı olmuyor haliyle. Beğendiği bir kadını takip ediyor, bazen öpüyor, bazen hiç olmadık yerlerde sıkıştırıyor. Her zaman önünde yürüyen kadının yüzünü görmeden, güzel olup olmadığını karşıdan gelen erkeklerin gözlerinden anlıyor. Kesinlikle umur samaz, asi bir adam C. kesinlikle;
“Gece yarısından çok sonra evine giderken, Nişantaşı’na yakın, yolun ortasında durdu. Geniş caddede ondan başka kimse yoktu. Tramvay rayının üstüne apışıp işedi. ‘Bir de bana deli sevgilim diyor. Nerem deli benim? paçalarıma sıçramasın diye demirin oluklu yerine işemiyor muyum?‘”
”Polis kuskulanip karakola götürseydi beni degisik bir gece olurdu.”
“Londralı kasapla İstanbullu kasap dünyaya aynı gözle bakarlar.” gibi “İşte yirminci yüzyıl bu! asfalta kusmak.” gibi Yusuf Atılgan’ın bir çok keskin tespitini barındırıyor bu 155 sayfa içinde. Ekşi Sözlük’te an itibariyle hakkında 272 entry bulunuyor olması da okumayı düşünenlere kalkıp kitapçıya gitmek konusunda yardımcı olacaktır eminim. Okuyan bir çok kişi de bir kere bitirmekle yetinmiyor. Bir kitabı birden fazla çok nadir okuyan biri olarak ben bile ikinci sefere başladım. Kadın, erkek, genç, yaşlı hepiniz çevire çevire okuyabilirsiniz. Bu kitabın son sayfası 0. sayfasıdır; çevirdiğinizde 1. sayfaya geri dönersiniz.
Anlatmaya devam edesim, bütün kitabı buraya yazasım var. Daha fazla uzatmayacağım. O bir tanımlanamayan cisim diyip işin içinden sıyrılmak istiyorum. Layıkıyla anlatamıyorum. Öyleyse ben ne yapıyorum burada? Hadi gidelim.
“Boşluğunu dolduracak, bir senfoninin iki kişilik virtüözleri olacaklar da birinin notasını diğeri tamamlayacak.”
“-Neden bu kadar kötümsersin?
-Sen neden değilsin?”
“Gercek olan içimdeki bu boşluk mu? Degil! Bir sey var, ama eksile eksile var”
“Kılığı düzgün bir adamın sokakta simit yemesi yasaktır. Bütün yasaklar gibi bunun da bir kaçamak yolu yok mu? Simidi kır, cebine sok. Tek elinle bir lokma koparıp, kimseye sezdirmeden ağzına at. Ama, ben dişlerim sağlamken ısıracağım.”
”Kıyıda, belki hiç bitiremeyeceğim resme çalışıyordum. arkamda uzanan C. bir şey söyledi. Döndüm.
-Anlamadım, dedim.
-Kuyara ile adako, dedi.
-Ne o ? Bir ilkçağ trajedisinin adı mı ?
Paleti bırakıp gittim yanına oturdum.
-Bütün çağların trajedisi bu, ku-ya-ra; ‘kumda yatma rahatlığı.’ a-da-ko: ‘ağaç dalı kompleksi.’ Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben ‘ağaç dalı kompleksi’ diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu adako’yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.
Sustu. İki sigara yakıp birini bana verdi.
-Çalışmıyor musun? diye sordu.
-Çalışıcam.”
”Geri dönüp sokaktan ayrılırken paltosunun yakasını kaldırdı; ellerini ceplerine sokup kalabalığa karıştı.”
Kitabın Adı: Aylak Adam
Yazar: Yusuf Atılgan
Yayınevi: YKY

.gif)

Naçizane kütüphanemdeki onca okunmamış kitaba rağmen her gün elime alma,rastgele bir kaç sayfasını okuma hatta bazen tamamını okuma – ki kaç defa okuduğumu dahi unutmuş durumdayım – ihtiyacı hissettiğim canım Yusuf Atılgan romanı.
İçimizdeki bastırılmış aylaklık isteğini gün ışığına çıkartmamız için yazıldığına inanmak istiyorum,inanıyorum da kendimce. Bir türlü başaramadığım boşvermişliği,umursamazlığı C’de görüp kendime itiraf ediyorum yine ‘olmadığını’, ardından yine kaptırıp gidiyorum ya iki günlük dünyanın boş işlerine kendimi, ağlasam mı gülsem mi bilemiyorum..
Bir de o ‘beklemek’ var , neyi beklediğini bilmemek ama ‘gerçek’ olmasını istediğin bir şeyleri beklemek..
Sonrası iyilik güzellik belki de ama o da muallak..
Güzel yazı olmuş,ellerinize sağlık sayın yazar..